sakızlardan elde edilen DNA

Sakızda bırakılan DNA 6 bin yıl önce yaşamış olan kadının olası yüzünü gösteriyor

10 dakikalık içerik

Bilim insanları, yaklaşık olarak 6 bin yıl önce yaşamış olan bir kadının yüzünü tasvir etti. Çalışmaya, kadının çiğnediği sakızda bıraktığı DNA’sı katkıda bulundu.

6 bin yıl önce, şu anda Danimarka’nın güneyinde deniz kıyısındaki bir bataklıkta, mavi gözlü, koyu saçlı ve koyu tenli bir kadın ağzına bir parça sakız attı. Sakızı ağzından attığında DNA’sını da bırakmış oldu ve 6 bin yıl sonra, bilim insanları, sakız üzerinde testler yaparak kadının olası yüzünü çizdi.

sakızlardan elde edilen DNA
Tasvir edilen kadın. Çizim; TOM BJÖRKLUND

Bu sakız nane sakızı değildi; kesinlikle daha az lezzetli siyah-kahverengi renklerdeki sakız, huş ağacının kabuğundaki katrandan yapılıyordu. Zamanında vazgeçilmez bir araç olan huş ağacı kabuğundaki katran soğudukça katılaşıyor ve bu nedenle çalışmanın konusu olan kadın ve arkadaşları alet yapmak için bir çeşit süper yapıştırıcı olarak kullanmadan önce katranı çiğnemek zorunda kalıyordu. Belki de antiseptik özellikleri nedeniyle enfekte olmuş bir dişin acısını hafifletmek için de çiğnemiş olabilirdi.

Bilim insanları, yaptıkları çalışmada, sakızı çiğneyen kişinin sadece tam genomunu bulmakla kalmadı, cinsiyetini ve muhtemel cilt – saç- göz rengini de belirlediler. Ayrıca oral mikrobiyomunu (insan ağzını kaplayan bakteri ve virüsleri) ve aynı zamanda son zamanlarında tüketmiş olabileceği fındık ve ördek DNA’sını da ortaya çıkardılar.

Sakız bölgeye ve insan evrimine yönelik bilgiler sağlıyor

sakızlardan DNA elde ettiler
Çalışılan örnek. Foto; THEIS JENSEN

Bu huş ağacı örneği 5 bin 700 yıl önce yere atıldığında, Avrupa kıtasının sakinleri dönüşüme hazırlanıyordu. Tarım, Orta Doğu’dan kuzeye yayılıyordu ve insanlar mahsulleri ekiyorlardı. Ancak birkaç bulgu, bu sakız çiğneyen kadının, tarımın başlamasından binlerce yıl sonra bir avcı-toplayıcı olduğunu göstermektedir. Birincisi, önceki analizler bilim insanlarının bazı genleri tarımsal ya da avcı-toplayıcı yaşam tarzlarıyla ilişkilendirebilmelerini sağladı. Bunu, bu insanlar için arkeolojik kanıtlarla DNA örneklerini eşleştirerek (örneğin av araçlarına karşı tarım aletleri) yaptılar. Çalışmanın konusu olan kadının genetiği, bölgedeki çağdaş arkeolojik kanıtlarla eşleşen avcı-toplayıcı yaşam biçimine işaret ediyor.

Kopenhag Üniversitesi’nde genetikçi Dr. Hannes Schroeder, “Çok sayıda balık tuzağı ve yılan balığı yakalamaya yarayan sivri uçlu aletler ve mızrak var” dedi. Bölgede daha yerleşik bir yaşam tarzının kanıtları daha sonra kayıtlara geçmiştir.

Bu tez, aynı avcı-toplayıcı diyetindeki temel gıdalar olan ördek ve fındık DNA’sı ile daha da destekleniyor. Ancak bu fındık genlerinin katranı yaparken karıştırdığı fındık kabuğundan gelmesi de mümkündür. Sadece huş ağacı sakızını çiğnemeden önce ördek yemiş olması, ekili mahsulleri yemediği anlamına da gelmez.

Schroeder, kadının, genetik olarak Batılı bir avcı-toplayıcıya benzediğini belirtti. Kadının çiftçi olmadığını gösteren bir başka etkileyici delil ise genlerinde laktoz intoleransını (sütte bulunan laktozun sindirilememesi) gösteriyordu. Çünkü, sütü (elbette bebekler sütü sindirebiliyor) erişkinlikte sindirebilme yeteneği, çiftçiliğin başlamasıyla birlikte oluşmuştur.

Yani burada açıkça avcı-toplayıcılığa işaret eden bulgular var ve etrafındaki dünya tarıma dönüştürülürken doğal kaynakları kullanıyor. Avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik hayata geçiş, tüm Avrupa’nın aniden sanayileşmiş bir gıda ekonomisine dönüşmesi anlamına gelmez, adım adım bir süreçti. Mersin Üniversitesi’nden -çalışmaya dahil olmayan- paleogenetik uzmanı Dr. Emrah Kırdök, “Ancak, bu geçiş halen iyi bilinmemekte ve sürekli olarak incelenmektedir. Bu nedenle, bilgilerimize göre, çiftçilik dünyanın farklı yerlerinde aşamalı olarak başladı ve bazı kültürler bir süre daha avcı-toplayıcı bir topluluk olarak devam etti.” dedi.

Farklı binyıl yaklaşık aynı mikrobiyom

Araştırmacılar ağız mikrobiyomları hakkında da bilgiler elde etti. Bilim insanları bağırsak, cilt ve ağız dahil olmak üzere vücudun her yerinde bilinen mikrobiyom kompozisyonlarının bir veri tabanını oluşturdu. Araştırmacıların bulduğu sakızda, bizimkinden farklı olmayan bir oral mikrobiyom vardı. Hatta pnömoniye yol açabilen Streptococcus pneumoniae bakterileri ve Epstein-Barr virüsü, çeşitli herpes türleri ve daha yaygın insan virüslerinden biri gibi göze çarpan türler bile buldular. Aynı sıkıntı, farklı binyıl…

Ayrıca merak uyandıran şey kadının fenotipi veya genomunun gösterdiği fiziksel özellikleriydi. Günümüzde ve yakın tarihte Avrupa’nın kuzeyinde çoğunlukla daha açık renkli saç, cilt ve mavi gözlere sahip insanlar yaşamakta. Evrimsel bir bakış açısı, daha açık renklerdeki cildin insanlara daha soğuk ve daha karanlık olan iklimlerde yeteri kadar D vitamini üretmesine yardım ederken, daha sıcak iklimlerdeki insanların güneşten korunmaları için daha fazla koyu renk melanine ihtiyaç duymaları yönündedir. Fakat bu kadının mavi gözleri varken, genleri daha koyu saçlı ve tenli olduğunu gösteriyor. Schroeder, kadının fiziksel özellikleriyle ilgili, “Bu, fenotipik özelliklerin bu kombinasyonunun yakın zamana kadar oldukça yaygın olduğu anlamına geliyor” şeklinde konuştu.

Böylece küçük bir sakız parçası, yalnızca bu eski kadın hakkında bilgi sağlamıyor aynı zamanda insan evriminin hikayesine katkı sağlıyor.

Dr. Emrah Kırdök’ün yer aldığı ekip 10 bin yıllık sakızlardan DNA elde etmişti

Kaynak;

Wired 

Sizin yorumunuz nedir?

Your email address will not be published.