idam-cezası
/

ÖLÜM CEZASI (İDAM)

14 dakikalık içerik

İdam cezası gelmeli mi? İdam cezası insani mi? Caydırıcılığı var mı? Yazımızda bu sorulara cevap arayacağız. Öncelikle idamın ne olduğunu bilmekle başlayalım: İdam, mahkemenin işlenen suç karşısında verdiği ölüm cezasıdır. 

İdam cezasının görüldüğü ilk kanunları incelersek Hammurabi kanunları (MÖ.1760) tarihin en eski kanunlarından olması ve dişe diş, göze göz anlayışı ile konumuza uygun bir örnek olacaktır. Bu kanunun maddelerine göre bir evin duvarını delip hırsızlık yapan kişi o duvarın önünde öldürülür; yangın çıkan bir eve yangını söndürmeye gelip hırsızlık yapan kişi ateşlere atılır; birisini suçlayan ispata mecburdur, ispat edemezse öldürülür…

Bir diğer örneğimiz ise Frigler (MÖ.800- MÖ.676). Lise tarih dersi bilgilerimizden de hatırlayacağımız gibi Frigler tarım toplumudur ve onların kanunları öküz öldürenleri ve saban kıranları ölümle cezalandırır. 

Çağımızda ise idamın olduğu ülkelerde siyasi suçlar ve cinayet suçları ölüm cezası ile cezalandırılmaktadır. Bu üç farklı dönem ve üç farklı kanunlarda dönemin koşullarına göre cezalandırmanın gerekçesinin de değiştiği görülmektedir. Hammurabi kanunlarında ölümle cezalandırılan hırsızlık yahut Friglerin saban kırmaya ve öküz öldürmeye verdiği ölüm cezası günümüzde idam savunucularının argümanlarına konu bile olmamaktadır. Görülüyor ki “Bugün idama konu olmasını istediğimiz suçların yarınki konumu ne olacak?” sorusuna verecek bir cevabımız yok. Ayrıca bugün idam tartışmalarına konu olmayan suçların bundan 10 sene sonra idam ile cezalandırılmayacağının da garantisini veremiyoruz. 

Hukukun ve onun yaptırımı olan cezalandırmanın amacının toplum düzenini korumak, adaleti sağlamak ve suç işlenmesinin önüne geçmek olduğunu biliyoruz. İşte idamın gelmesini savunmanın gerekçesi olarak da idamın, hapis cezasına göre daha caydırıcı olduğu öne sürülmektedir. Peki gerçekten öyle mi? Kimi eyaletlerinde idam cezası uygulanan ABD’nin, işlenen cinayet suçlarına bakıldığında idam cezası uygulanan eyaletlerin uygulanmayan eyaletlere göre daha az suç oranına sahip olduğunu söyleyemiyoruz. Aksine ölüm cezasının uygulandığı eyaletlerde suç oranı artmaktadır. 

Diğer yandan toplumda “Üç-beş sene yatıyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında. Bu nasıl ceza!” tarzındaki sözler, hapis cezası hakkında bu algıyı yaratan etkenin ne olduğu konusunda merak uyandırmaktadır. Çünkü bir insanın, yaşama yalnızca bir kere geldiğine inanılan bir insanın, bu yaşamın tamamını hapis altında geçirmesinin hiçbir zevkli yanı yoktur. Bunu yakinen yaşadığımız bir dönemdeyiz: Covit-19! Yaklaşık iki ay evlerimizden çıkmamızın yasak olduğu dönemde hapsolmanın insan psikolojisi üzerindeki etkisini anlamış olmalıyız.  Üstelik her istediğimizi yapabildiğimiz, ailelerimizle olduğumuz, Netflix’te sezon sezon dizi bitirdiğimiz bir hapis!

Sabahattin Ali’nin “Duvar” isimli öyküsünü okumayı hapishanelerin yarattığı psikolojiyi anlamak adına tavsiye ediyorum. Sabahattin Ali’nin hapishaneyi nasıl nitelendirdiğine de değinmek isterim: “Nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şeyi bulunmayan bir yer. Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki herkes buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu.” Ayrıca günümüzün en çok okunan yazarlarından olan Sabahattin Ali’nin siyasi suçları nedeniyle hapse atıldığını hatırlatmakta fayda var. 

Yine birçok bilim insanı ve sanatçı dönem zihniyetinden ileri görüşleri ve çalışmaları olduğu için öldürülmüş, idam edilmiştir. Galileo’nun Engizisyon mahkemesi tarafından Dünya’nın döndüğünü söylediği için idama mahkum edildiğini ancak düşüncelerinden vazgeçtiğini söylemesiyle idam cezasının kaldırıldığını unutuyor muyuz? Yahut İskenderiyeli Hypatia’nın psikopos Cyril tarafından sırf “Kadınlar sessiz olmalı, bilimle uğraşmamalı, önce Adem sonra Havva yaratılmıştır!” diyerek ateşe atıldığını? Sokrates’in idamını unutuyor muyuz? 

Tarihte maalesef sayısız örneğini görmekteyiz, cahillikten ya da siyasi görüş farklılıklarından dolayı ölüm cezasına çarptırılan insanların. İşte sorun burada doğmaktadır: Baskın siyasi görüş değiştiğinde ne olacak? İnançlarımız yüzünden öldürdüğümüz insanları inançlarımız değiştiğinde geri getirebilecek miyiz? Üstelik zamansal değişimden önce bölgesel değişime bakarsak, şu an İran’da kadınların taşlanarak öldürüldüğü bir ceza hukuku söz konusu. Kim neye göre idam cezasını verecek? Hangi koşullar altında idam makul bir ceza olacak? Caydırıcılık yahut yaşattığını yaşatmak mı? İdamın caydırıcı bir özelliği olmadığını yukarda belirtmiştik. Yaşattığını yaşatmak da pek tabi MÖ. 1760 yılında yaşamadığımız ve hukuku öç almak değil, adaleti sağlamak olarak gördüğümüz için geçersiz olacaktır. 

Burada değinmeden geçemeyeceğim bir diğer husus ise tecavüz, çocuk istismarı ve siyasi suçların gerekçe gösterilerek kimi ülkelerin siyasi liderleri tarafından idam savunuculuğu yapılmasıdır. Gerçekten tecavüz ve istismardan rahatsız oldukları için mi yoksa muhalif düşünceleri bastırmak için mi idamı savundukları tartışmaya açıktır. Çünkü tecavüz ve tacizin önüne geçmek için çözüm eğitimdir: Zihniyet eğitimi.

İdam konusunda Birleşmiş Milletler Örgütünün ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin çıkarmış olduğu protokoller incelendiğinde birçok ülkenin idam cezasını tamamen ceza kanunlarından çıkarttığını görmekteyiz. AİHS 13 no’lu ek protokol m. 1’e göre  “Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.” 

Türkiye’nin de 09.01.2004 tarihinde bu protokole imza attığını ve protokolün 01/06/2006 tarihinden itibaren ülkemizde yürürlük kazandığını belirtelim. Anayasamızın 90. maddesi de temel hak ve özgürlüklere ilişkin andlaşmaları kanunlardan baskın kabul etmiş ve iç hukukumuzda uygulamıştır. Yani ülkemizde de ölüm cezası, milletlerarası sözleşme usulüne uygun bir şekilde yürürlüğe girdiği ve bir temel hak ve özgürlük(yaşam hakkı) olduğu için uygulanamaz.

İdam cezası ve bundan yola çıkarak insan haklarının ele alındığı çalışmalarda izlenen yol oldukça önemlidir. Çünkü bu çalışmalar aynı zamanda toplumu yönlendirici rol oynar. Bir toplumun gündemi olan tartışmalarda -idam gibi- yapılan çalışmaların, araştırmaların, sunumunda dahi kullanacağımız dili özenle seçmeliyiz. Bu tartışmalara yönelik bilimin yol göstericiliğinde içerik üretmeliyiz ancak bu yeterli değildir. Ürettiğimiz bu içerikler sürecin başından sonuna kadar insan hayatına zarar verici rol oynamamalıdır. İdam yasağı, kadın hakları, çocukların korunması, bireyler arası eşitlik, demokrasi gibi konularda yaptığımız çalışmalar; insan hakları kapsamında toplum düşüncesini olumlu yönde etkilemelidir. Bizim de konumuz olan idam üzerinden gidersek: idam savunuculuğunun bilimsel bir temeli olmadığını, idamın bir çözüm değil aksine sorun olduğunu açık bir dille ifade edebilmeliyiz. Sırf idam savunucularınin araştırmalarımızı okumalarını istediğimiz için idamı savunurmuşcasına haberler yaymaktan kaçınmalıyız.

Pek tabi işlenen suçlar alkışlanacak suçlar değiller ve bireysel- toplumsal sorunlara yol açmaktalar. Ancak bu sorunların çözümü ölüm cezası olamaz. Hiçbir caydırıcılığı da olmadığı halde bireylerin yaşam haklarını ihlal etmek etkisiz ve adaletsiz olacaktır. İşlenen cinayetin toplumsal- psikolojik alt yapısı olabileceği görüşü söz konusuyken, asıl suçlunun kim olduğu konusunda sorgulamalar yaparken idamı savunmak; suç ve suçlu konusunda bir cevap bulmadan cezayı uygulamak olur ve bunun geri dönüşü olmaz. Suçsuz olduğu sonradan anlaşılan bir kişiye hapiste geçen 20-30 senenin ardından devletler bir tazminat ödüyorlar. Peki ya idamın tazminatı ne olacak? Kime verilecek? Devletler bunu tamir edebilecekler mi?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.