pipetleme yapan kadın bilim insanı
///

Bilim Değişirken Nerede Durmalı?

24 dakikalık içerik

2014 yılında Charles Krauthammer Washington Post gazetesinde iklim değişikliği ile ilgili bir yazı yayınladı [1]. Yazının belirli yerlerinde haklı olarak değişen ve evrilen bir bilime ithafta bulunurken, diğer yandan da “eğer ilkim değişikliği üzerinde fikir birliğine varılmış bir gerçekse, neden bilim insanlarının öngörüleri sürekli olarak değişiyor?” gibi bir soru attı ortaya. Madem bilim insanları, iklim değişikliği hakkında bir fikir birliğine varmıştı, o zaman neden geçen sene içinde bulunduğumuz yüzyılın sonunda 2°C’lik bir artış öngörülürken, şimdi bu artışın 5°C’e kadar çıkabileceği hesaplanıyordu? Madem bilim insanları iklim modellemesi işini çözmüştü, o zaman kestirimlerin sabit kalması gerekmez miydi?

Madem bilim insanları bile üzerinde uzmanlaştıkları bir konu hakkında öngörülerini değiştiriyor, kestirimlerine bağlı kalamıyordu; o zaman biz neden iklim değişikliğinin gerçekten var olduğuna inanıyorduk?

Maalesef Krauthammer’ın bakış açısı birçok insanın bilimin ne olduğu hakkındaki düşünceleriyle  paralel. “Bilimsel kestirimler objektif ve zamandan bağımsız olmalıdır. Bilim insanının bir dediği bir dediğini tutar. Bilim insanı tükürdüğünü yalamaz.” Biz de bilime zaten bu yüzden güveniriz, çünkü bu tutarlılık bize iç rahatlatan bir öngörülebilirlik hissi verir.

Fakat Krauthammer’ın (ve çoğumuzun) kaçırdığı bir nokta var. Bilim insanlarının kaç senede kaç derecelik bir sıcaklık artışı olacağına dair farklı kestirimleri olabilir. Bunun sebebi de genellikle kullanılan modellerin, parametrelerin, ve varsayımların farklılığıdır. Bu kestirimler zaman içinde de değişebilir; çünkü gün be gün toplanan yeni verinin ışığında modeller ve parametreler güncellenir, bu da kestirimlerin daha dar bir güven aralığında, daha sağlıklı sonuçlar üretmesini sağlar. Ama artık şüphe duyulmayan bir gerçek varsa, o da insanların gezegeni ısıttığıdır.

Bilim bir ideoloji değildir

Bilim insanları hipotezlerini, modellerini, fikirlerini değiştirebilir. Değiştirmelidir de. Bilim bu şekilde ilerler. Ancak bu şekilde senelerce aynı bilimsel olayı gözlemleyip altında yatan temel sebepler ve muhtemel çözüm yolları hakkında fikir birliğine varabiliriz. Fikir değiştirmek önceki fikrin zaruri olarak yanlış olduğu anlamına gelmez; aksine daha titiz ölçümlerle, daha gerçeğe yakın varsayımlarla, ve daha gelişmiş teknolojilerle güncellendiği anlamına gelir.

Şimdi benzer bir kamusal serzenişi COVID-19 pandemisi sebebiyle yaşıyoruz. Dün bize gençlerin ve çocukların virüsten etkilenmediğini söyleyen bilim insanları, bugün COVID-19’dan kaynaklanan bebek ölümlerinden bahsediyor. İki doz aşı bir ay öncesine kadar yeterken, bugün üçüncüyü olmamız gerektiğini iddia ediyorlar. E daha bilim insanları ve doktorların bir günü ötekini tutmazken, biz neden bu salgına inanalım, neden maske takalım, neden aşı olalım?

Bu güvensizlikte tabii ki medyanın ve politikacıların bu bilimsel sonuçları kamuya nasıl naklettiği çok önemli bir faktör; ama ben burada buna değinmeyeceğim. Aksine, politikacılar kendi çıkarlarını, ülke ekonomisini, veya global ilişkileri gözetmeden, olabilecek en ideal şekilde davransalardı bile, COVID-19 hakkında yapılan medikal açıklamalar ve tavsiyeler gün geçtikçe değişecek, güncellenecekti. Neden? Çünkü bilim bir ideoloji değildir, bilim evrilen bir süreçtir. Bilgili olmayı arzulayan herkes yalnızca en önemli bilimsel bulguları değil, aynı zamanda bunların geçici doğasını da anlamalı ve kabul etmek zorundadır.

COVID-19 aşılarının yalnızca bir dozu ne kadar koruma sağlıyor? Aşı olanların bulaşıcılığı ne kadar sürüyor? Toplum bağışıklığına ulaşmamız için toplumun yüzde kaçının aşılanmış olması gerekiyor? Bu soruların cevapları hala tartışılıyor. Tartışılmalı da. Tartışılmalı ki bu konuda daha çok bilimsel çalışmanın önü açılsın. Fakat artık tartışılmayan (ya da tartışılmaması gereken) bir konu var ki, o da aşıların salgın hastalıkları yavaşlatmada ne kadar önemli olduğu. Bunu bir bilim insanı ya da bir sağlık bakanı iddia etmiyor. Bu gerçek yaklaşık 500 senedir uygulanan aşılama tekniklerinin bariz bir sonucu.

İstatiksel veriyi kavrama yetisi

Toplumda bilime olan güvensizliğin tek sebebi (politik bileşenlerden bağımsız olarak) değişen kestirimler değil. Özellikle medikal alandaki gelişmelere şüpheyle yaklaşılmasının en büyük sebeplerinden biri de istatistiksel ortalamalarla anekdotların karıştırılması.

COVID-19 süresince “tanıdığımın başına gelen yan etki” hikayeleri sanki istatistiksel ortalamalardan daha yaygınmış gibi lanse edildi, ve burada sosyal medyanın etkisi kesinlikle küçümsenemez. Fakat ben yine de konuyu politikadan ve sosyal medyadan bağımsız tutup, kimsenin kimseyi manipüle etmediği ideal bir dünyada istatiksel veriyi kavrama yetisinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak, ve bunun kimi zaman üzücü fakat kaçınılmaz olan sonuçlarını dürüstçe tartışmak istiyorum.

Dışarıdan vücudunuza aldığınız her maddenin – yediğiniz yoğurt dahil olmak üzere – sizi beklenmedik bir şekilde etkilemesi mümkün. Her ilacın daha önce gözlemlenmiş ve henüz gözlemlenmemiş yan etkileri var (bu yüzden ilaç prospektüsleri olası yan etkilerden bahseder). Bunun sebebi ilacın kalitesizliği, üretiminin kısa sürede gerçekleşmiş olması, ya da sürece dahil olan bilim insanlarının beceriksizliği değil. Bunun sebebi her bünyenin karmaşık ve kendine has özelliklerinin bulunması. Bir ilacı test etmek için dünyadaki herkesi barındıran bir kohort çalışması yapıp hiçbir yan etki gözlemlemeseniz bile, bu geliştirdiğiniz ilacın on sene sonra doğacak olan bir çocuk üzerinde yan etkisi olmayacağının garantisini veremiyor.

Bu noktada uygulanması gereken her medikal müdahale sizin belirli bir seviyede risk almanızı gerektiriyor. Bu riski düşürmenin bir çok yolu var (örneğin belirli antibiyotiklere karşı alerji testi yaptırabilir, ya da eş zamanlı hastalıklarınızın sizi risk grubuna dahil edip etmediğini anlamaya çalışabilirsiniz); fakat daha önce hiç görülmemiş bir yan etkinin sizde ortaya çıkması her zaman – küçük de olsa – olasılıklar dahilinde.

 

2019 yılında Amerika’da yaşayan 10 yaşındaki bir kız kafa derisindeki bir enfeksiyon sebebiyle Bactrim adlı bir antibiyotik kullanmaya başladıktan kısa süre sonra akut solunum yetmezliği geliştirdi ve hayatını kaybetti [2]. Bu ölüme sebep olabilecek farklı enfeksiyon olasılıklarını eledikten sonra, doktorlar solunum yetmezliğini kullanılan antibiyotiğin tetiklemiş olabileceği olasılığını araştırmaya başladılar. Bu olaydan önce 45 senedir kullanılan bu ilacın böyle bir yan etkisine hiçbir zaman rastlanmamıştı.

Bu olay üzerine yapılan bir çalışmada 5 benzer vaka daha raporlandı [3], ve FDA 2021 yılında solunum yetmezliğini potansiyel bir yan etki olarak Bactrim prospektüsüne ekledi. Vaka sayısının azlığı nedeniyle Bactrim ile solunum yetmezliği arasındaki nedensel ilişki hala güvenilir bir şekilde belirlenebilmiş değil.

Bu hikayedeki kıza ilacı veren eczacının sözleri de medikal prosedürlerdeki belirsizlikleri çok güzel açıklıyor : “32 yıldır eczacıyım ve daha önce Bactrim’i kullanmanın ciddi riskine hiçbir zaman rastlamadım“.

Buradan çıkarılabilecek birkaç önemli ders var. İlaçlar ve aşılar her ne kadar rastgele klinik çalışmalardan geçse de – çoğu zaman çok ama çok küçük bile olsa – bir risk taşıyor. Bactrim örneğine geri dönersek, bu riskin karşılığında antibiyotiklerin bu zamana kadar kurtardığı milyonlarca hayatın sayısını tam olarak hesaplamak mümkün değil. Burada yalnızca bu üzücü hikayeye odaklanmak bir seçim yanlılığı [4], ve kazanç/risk oranını yanlış algılamamıza sebep oluyor. Bunu dediğim için beni soğuk ve duygusuz bulanlarınız olacaktır mutlaka, ama emin olun çoğumuz o istatistiksel eğrinin ortalamasına yakınız ve antibiyotiklerin kurtardığı hayatlar arasında yer alıyoruz. Ben de Bactrim alerjim nedeniyle çocukken hayati tehlike atlatan grupta yer alıyorum.

Sonuç olarak aldığınız her ilaç, yaptırdığınız her aşı medikal sisteme belirli bir seviyede güven duymanızı gerektiriyor. Aslında bunu günlük hayatta çok da üzerine düşünmeden yapıyoruz. Şu anda göz önünde olduğu için risklerini büyük bir şüphecilikle araştırdığımız COVID-19 aşılarına kıyasla diğer ilaçlara veya aşılara verebileceğimiz reaksiyonların ne kadar farkındayız? Yanlış anlamayın, burada kesinlikle kendinizi aşıların yan etkileri konusunda bilgilendirmenize karşı bir argümanda bulunmuyorum; fakat anlaşılmasını istediğim nokta belki de bu bilgilendirmeyi her medikal müdahale için aynı titizlikle yapmamız. Örneğin hiç ilaç alerjisi testi yaptırdınız mı? [5]

Neden risk alayım?

Bu noktada aşılarla ilaçlar arasındaki önemli iki ayrımı tartışmamız gerekiyor. Bu ayrımlardan ilki aldığınız riske karşı ne kazandığınız; çünkü aşıyı (çoğunlukla) sağlıklıyken yaptırıyor, fakat ilacı (çoğunlukla, profilaksi haricinde) hastayken alıyorsunuz. Bu da genellikle aşılar konusunda çekinceleri olan insanları aşı olmamaya yöneltiyor. Zaten sağlıklı iken neden risk alasınız, değil mi?

Böyle düşünmemizin sebebi eylem ile eylemsizliğin sonuçlarını farklı yorumlamamız, sorumluluğu farklı bünyelerle bağdaştırmamız. Diyelim ki aşı oldunuz, bir yan etki gözlemlendi, ve siz bir eylemde bulunarak – yani aşı olarak – kendinizi ya da bir sevdiğinizi daha kötü bir duruma sürüklediniz. Sorumluluk sizde, olayın suçlusu da sizsiniz. Öte yandan diyelim ki aşı olmadınız, ya da bir sevdiğinizin – örneğin oğlunuzun ya da kızınızın – aşı olmasını onaylamadınız. Eylemsizliğinizi korudunuz, fakat siz ya da bu önemsediğiniz kişi COVID-19’a yakalandı ve hastalığı ciddi bir şekilde geçiriyor. Olacağı varmış, değil mi? Sonuçta kimse bir şey yapmadı.

“Hiçbir şey yapmamak, yapılanların en yaygın olanıdır.” der Jerry Brown [6]. Aşı olmayarak aşıların sebep olacağı yan etkilerden sakınıyorsunuz, fakat aktif olarak COVID-19’a yakalanma riskini alıyorsunuz. Bir önceki noktaya geri dönersek de, bu eylemsizlik  istatiksel olarak sizi daha riskli bir konuma getiriyor.

Hatta yalnızca sizi değil, etrafınızdaki herkesi riske atıyor. Bu da tartışılması gereken ikinci ayrım.

Söz konusu bulaşıcı hastalıklar olduğunda her birimizin parçası olduğumuz topluma karşı bir sorumluluğu var: o da imkanlar el verdiğince kendi bulaşıcılığımızı düşürmek. Maske, mesafe, ve hijyen bunu bir yere kadar sağlasa da, bunlar maalesef patojenin tamamen ortadan kalkması için yeterli olmayacak. Eğer aşıların yan etkilerini tahmin edilebilir ve ciddi bir şekilde yaşayacak bir grubun parçası değilsek, aşı olmak topluma karşı taşıdığımız bir sorumluluk.

Buna gelen tepki genellikle “Aşı olmamanın sorumluluğu bana aittir. Aşı olmayanlar aşı olanları etkilemez, aşı olmayanları etkiler.” gibi bir tepki oluyor. Maalesef bu çok yaygın bir yanılgı. Bir patojenin uzun vadede tamamen ortadan kalkabilmesi için bulaşabileceği hiçbir konak kalmaması gerekiyor. Bu yüzden de aşı olmayanlar virüsün sirkülasyonunu devam ettirdiği için herkesi etkiliyor; gelecekteki bireyler de dahil.

23.2 milyon ölüm önlendi

Bu düşünce yapısı yüzünden kızamık ve kabakulak hastalıkları Amerika, Filipinler, Ukrayna, Venezuela, Brezilya, İtalya, Fransa, ve Japonya’da yeniden yayılmaya başladı. Düşünsenize, anaokullarında…  Aşı karşıtlarının yapılmasını reddettiği kızamık aşısı ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) raporuna göre 2000-2018 yılları arasında (Aşı yapılmamasına kıyasla) dünya çapında tahmini 23.2 milyon ölümü önlemiş; fakat neredeyse kökü kurutulmuş olan bu hastalığının ölüm oranları 2017’den beri artışta [7].

Aşılar ve ilaçlar işe yarıyor. Hiçbir medikal prosedür istatistiksel güvenilirliği belirli bir eşiğin üzerinde olduğu kanıtlanmadan piyasaya sürülmüyor. Bunlar şüpheci olmamak ya da kendi bilimsel literatür taramanızı yapmamak için geçerli sebepler değil; fakat sağlık bilimlerinden hiçbir yan etkisi olmayan bir aşı ya da ilaç beklemenin gerçekçi bir yanı yok. Elimizden gelenin en iyisi, olabildiğince büyük bir çoğunluk üzerinde güvenli olan ilaçlar ve aşılar üretmek. Çok üzücü biliyorum, ve bunları söylemenin ne kadar soğuk geldiğinini de farkındayım; fakat küçük de olsa bir kesim (kendim de dahil olmak üzere) her zaman bu nadir yan etkilerin sonuçlarını yaşamak zorunda kalacak.

 

Bu yüzden de en başa geri dönersek, bilim insanlarının fikirlerini değiştirmesi bir zayıflık göstergesi değil; aksine hepimizin lehine olan bir ilerleme. FDA, Bactrim hakkındaki fikrini değiştirip daha fazla araştırmanın önünü açmasaydı [8], “45 senedir kullandığımız, bildiğimiz ilaç yahu; muhtemelen solunum yetmezliğine başka bir şey sebep olmuştur.” diyerek işin ucunu bıraksaydı; şu an bu ilaç üzerine daha çok araştırma yapılıyor, yerine yeni ilaçlar geliştiriliyor olmayacaktı. Tüm bunlar içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemisi için de geçerli. Gün geçtikçe yeni veriler ışığında yeni şeyler öğreniyor, modellerimizi güncelliyor, daha iyi kestirimlerde bulunuyoruz. Bu kestirimler öncekileri yalanlamıyor, aksine güncelliyor. Bilim insanları hem toplum sağlığını önemsediği, hem de konuya olan bilimsel ilgileri sebebiyle bu hastalığın dinamiklerini anlamak için ellerinden geldiğince çalışıyorlar. Sizlerden ricamiz, bilimin dinamikliğini benimsemeniz, ve birey olarak toplum sağlığındaki yerinizi içselleştirmeniz. Ancak hep birlikte çalışırsak kısa zamanda elde edilen bu büyük medikal başarıların bir anlamı olacak.

 

[1] https://www.washingtonpost.com/opinions/charles-krauthammer-the-myth-of-settled-science/2014/02/20/c1f8d994-9a75-11e3-b931-0204122c514b_story.html?tid=a_inl_manual

[2] https://www.ky3.com/content/news/FDA-issues-new-warning-following-Springfield-girls-death-after-taking-antibiotic-564869222.html

[3] https://pediatrics.aappublications.org/content/pediatrics/143/6/e20183242.full.pdf

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Se%C3%A7im_yanl%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1

[5] https://www.aid.org.tr/ilaç-alerjisi-testi-nasıl-yapılır/

[6] https://www.goodreads.com/quotes/84454-inaction-may-be-the-biggest-form-of-action

[7] https://www.cdc.gov/mmwr/volumes/68/wr/mm6848a1.htm?s_cid=mm6848a1_w

[8] https://www.aappublications.org/news/2021/07/01/fdaupdate070121

 

Kapak Fotoğrafı  Julia Koblitz on Unsplash

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.